26 Ocak 2012 Perşembe

BELA

EY NEFİS!
Bela’yı hatırlıyor musun?
Ne belası.

Baş belası değil elbet.
Peki, neyin belasını hatırlamalıyım?
Ruhunun ‘bela’sını.
Ruhun belası mı ama nasıl hatırlayabilirim ki!
Hani bütün ruhlar tasdik etmişti ya Rablerini. Elest bezminden bahsediyorum.
Anlayamadım.
Ruhlar âleminde ilk yaradılış anında, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbin sorusu karşısında bütün ruhlar, “Evet, öylesin” manasında “bela” demişler.
Hatırlamam mı gerekiyor?
Hayır, unutmaman gerekiyor.
Unutmamak mı?
Evet, unutmamak çünkü o soru her an soruluyor hatta zamanlar üstü sorulan zamansız bir soru bu.
Peki, şimdi zamanı mı bu sorunun?
Evet, eğer kabirde cevapsız kalmak istemiyorsan şimdi cevaplamalısın.
Şimdi mi… ama nasıl?
Kâinatı ve kendini dinle, bu sualin her an sorulduğunu ve aynı zamanda cevaplandığını işiteceksin.
Sahi sen nasıl oluyor da bir meyveyi tadabiliyor ve lezzet alabiliyorsun?
Tüm bunlar zaten olagelen şeyler.
Dilin terbiye ediliyor olmasaydı sen o tadı algılayıp lezzet alabilir miydin?
Yani?
Dilin tadıyorsa, meyveyi yaratan dilini de o meyveden istifade edecek şekilde terbiye etmiş ve etmekte.
Peki, bunun bela ile ilgisi ne?
Meyve sana Rabbin sorduğu soruyu tekrar ediyor, yeniliyor.
Tekrar mı ediyor?
Evet, tekrar ediyor çünkü o soru geçmişte sorulup bitmiş bir soru değil. Her an soruluyor. Zira ezelden gelen bir söz o.
Nasıl yani?
Mesela Yaratıcı, bir meyve aracılığıyla seninle konuşuyor ve sana soruyor. Her şeyle yeniliyor sorusunu. Ya da yeniden işittiriyor.
Bana soru mu soruyor, nasıl yani?
Evet. Sana meyvenin lisan-ı hâliyle, “Ben bu meyveyi tadıp lezzet alacak şekilde seni terbiye eden Rabbin değil miyim?” diye soruyor. Yoksa sen nereden bilecektin meyvenin tadını ve de meyve nereden bilecekti senin tatmak istediğini. Meyveyi tadabiliyor oluşun, çiçeği koklayıp memnun oluyor oluşun yan da bir pislikten tiksinip onu istemiyor oluşun tesadüf mü yani. Seni iyiden hoşlanacak ve kötüyü sevmeyecek hâlde terbiye eden kim? O sana hâlâ aynı soruyu sormuyor mu? “Güzeli sevecek ve çirkinden hoşlanmayacak şekilde duygularını terbiye eden Ben; yani güzelin, çirkinin Yaratıcısı ve senin donanımlarını onlara göre terbiye eden Rabbin değil miyim?” demiyor mu? Ruhuna ve o ruhun ellerinin uzandığı kâinata bir bak, bu sorunun ne derece aşikâr olduğunu görürsün.

Ey nefis!
Sakın gaflet etme. Ve “bela” de.
Her muhatap olduğun şeyde Rabbini tasdik et.
Gördüklerin sana gözünün Rabbini sorar ya da Rabbin sana onların hâlinden, “Ben senin gözünü görecek şekilde terbiye eden Rabbin değil miyim?” diye sorar. Sen de o gözü O’nun adına kullanmak suretiyle “bela” de. Rabbini tasdik et. Emanete hıyanet etme.
Dilin, belasını bulmadan “bela”ya dokunsun. Gözlerin “bela” okusun, kulakların dilinden “bela” duysun; ta ki belanı bulmayasın. Dilin sustuğu ve azaların konuştuğu günde, onlar Rabbi tasdik ederlerken senin kaybettiğin “bela”yı sana buldurmasınlar. O zaman her şeyini kaybetmiş olursun. Zira Rabbinin olmayan bir şey yok ki sende kalsın, senin olursun. O hâlde ‘bela’ demek suretiyle belayı defet.

Evet, ey nefis!
Her dil, tattığı tatlar adedince kendini tatlardan istifade edecek şekilde yaratan Rabbini onaylar ve “bela” der. Her göz, gördüğü mevcut adedince “bela” söyler. Her kulak işittiği sesler adedince kulağa işittiren Rabbin sözünü tasdik eder. Her ruh “bela” der. “İşittik ve iman ettik.” diye onaylar her kalp. O hâlde sen de arkadaşlarına uy ve seni terbiye eden Rabbine cevap ver. “Bela” de. Ve sakın rabbini tanımadan bu dünyadan göçeyim deme. Yoksa hem kendini hem, kendi adına, kardeşlerini de helak edersin. Zira Rabbin “elestü”nün cevabını almazsa bela verir. Rabbin varsa belan da olmalı. Bela’n yoksa Rabbinden sana bela gelir. Sen kendi belanı bulursun. Burada Rabbin sualine “bela” de ki o da senden kabirdeki “Men rabbuke?” belasını\sınavını başından savsın.

Ey beni Seni tanıyacak surette yaratan ve hadsiz kabiliyetle donatan Rabbim! Ey elest bezminden bu yana daima rububiyetini kullarında tecelli ettiren Rabbim. Bizi kabirde cevapsız bırakma. Her an tecelli eden rububiyetini tasdik ederek, “Men rabbuke”ye karşı bize “Rabbim semanın ve arzın ve içerisindekilerin, bütün zaman ve mekanda, terbiye edicisi olan ve beni de onlarla terbiye eden Allah’tır.” demeyi nasip eyle. Her andaki belayı, rububiyetinin tasdiki manasındaki “bela” ile sav ki bela vereni bulduk, tüm belalardan kurtulduk, diyebilelim. O ne güzel beladır ki tüm belaları savar.
Bize sensizlik belasını savan bir bela ver. Belayı veren olduğunu bize unutturma.
Zira Senin verdiğin belanın kurbanıyız biz. Belana kurban olalım, belada seni bulalım. Âmin.
Abdurreşid.

kevser suresi

“KES SESİNİ”
KURBAN

Bak biz sana kevseri verdik.
O halde seni yaratan adına ibadet et.
O’na yönel, onun adına kurban kes.
Şu gerçek ki, senden nefret eden,
(her türlü iyilik ve güzellikten)
kesilmektedir. Ve işte o ebterdir.
Kevser suresi


EY NEFİS!

Nice kurban bayramı gibi bayramın ve kurbanın anlamını idrak edemeden yine veda ediyorsun ona. Etrafında akan kanları, yıkılan hayvanları, kesilen binlerce, milyonlarca ölü bedenleri görüp soruyorsun: Neden?

Neden milyonlarca cana kıymak gerekiyor?

Neden bu vahşet? Neden hayatlar son buluyor? Yaratıcı neden buna izin veriyor?

İçindeki isyanı hissediyor, gafletin yüzünden çektiğin ızdırabı anlıyorum.

Evet biliyorum, herkes gibi sen de sevmezsin yokluğu. Dilinin dokunduğu tat bitmesin istersin, gözüne değen güzellik solmasın istersin. Kulağına fısıldanan sözler dinmesin dersin. Biliyorum,

evet biliyorum, herkes gibi sen de hayata delicesine bağlısın. Bitişleri sevmezsin. Kötü sondan hoşlanmazsın. Ayrılıklar olmasın istersin. Doyumsuzcasına yeniliklere aşık olan kalbinin tükenişlerde tükendiğini biliyorum

Evet herkes gibi sen de baharın solan yapraklarından hüzün devşirir, ayrılıklardan dolayı feleğe sitemler yağdırırsın. Güneşin batışı hüzünlendirir seni. Ölümün yüzüne asla bakamazsın. Bitişler kâbusun olur, yok oluşlar karabasan…

Kendine bir bak. Duygularını bir dinle. Kalbine kulak ver. Dokunduğu bir çiçeğin bile solmasına razı olmayan ve onunla ebediyen var olmak isteyen kalbinin arzusunu keşfet. Her şeyi kendisine düşman eden hatta en çok sevdiğini en büyük bir düşmana çeviren, içinde haykıran, asla kesilmeyen o sese kulak ver. Ne istiyor bir dinle!

Bak, bitmeyen ilişkiler istiyor. Solmayan güller, elemsiz lezzetler istiyor. Daima tazelenen, daima haz veren, tükenmeden artan, arttıkça arzulatan, sona değmeyen, sonsuza giden bir hayat istiyor. Fani, geçici, sönücü olan hiçbir şeye razı olmuyor. Yani kısacası herkes gibi o da Kevser’i istiyor. Hadsiz arzularının karşılandığı bir nehir, sayısız düşmanını defeden bir sığınak istiyor. Bak dinle. Her ilişki onu fısıldıyor. Her çaba ona yöneliyor. Her arzu ona ulaşıyor. Hayata dokunan her varlığın var olmasını isterken aslında onu istiyor. Yaşamlar sönmesin derken onu fısıldıyor.

İşte Kevser sana bu derece yakın. Kalbinin ellerine takılmış. Sıkı tut onu. Sakın bırakma!

Bak, kalbine bitmeyen hayat, sönmeyen lezzet, eksilmeyen güzellik isteten kalbinin sahibini dinle. Sana, kalbin de şahittir ki biz sana Kevser’i verdik, diyor. O zaman kaybetme, içine düştüğün deryayı. Kevser’ini kaybetme. Kevser’in sahibi için namaz kıl ki Kevser sende kalsın. Yani neyi seversen sev, neye bakarsan bak, neye dokunursan dokun O’nun adına dokun, O’nun adına bak onun için sev. Sevdiğin şeyde O’nu gör ve O’nu sev, O’NA YÖNEL. Zira kalbinle sevdiğin her şey O’ndandır. Bitmeyen güzellik O’nundur ve tüm güzeller o güzelliği yansıtır. Tek var olan O’dur ve bütün varlıklar O’nun varlığının şahididir. Tıpkı gölgenin aslına şahitliği gibi. Kevser O’ndadır. O’nunladır ve O’ndandır. O hâlde seni O’ndan uzaklaştıran nefsini kurban et. O’nunla aranda kurulan bağı kesen, sonsuza uzanan arzularına set koyan nefis engelini kes. Nefsi de O’na ver ki kurban olsun. Sonsuza uzansın, O’na yaklaşsın. Kes göbeğini bağladığın tüm buzağılarını, kes zilletle boyun eğdiğin kuzularını, kes O’ndan seni alıkoyan inat keçilerini. Kibirle yürüyen enaniyet develerini kes. Perestiş ettiğin esbaba sırtını dön, sebeplerin sahibine yönel. Nefsin kanını akıt ki nefesin tükenmesin. Kurban ol ve yaklaş. Kevser’in içine dal. O’nda yok ol. Baki olan sende var olsun. O zaman sen de beka bulur ebediyen var olursun. Kesilmeyen, bitmeyen bir nimet bulursun.

Aksi hâlde helak olursun. O’na ulaşmayan her bakış söner. O’nu arzulamayan her istek gider. O’na dokunmayan her lezzet biter. Ebter olur, yok olur.

Evet asıl vahşet, varlığı sahibinden koparmakla olur. Asıl yok etme, kendinin olmayana sahiplenmekle başlar. Sana verilen bedeni, vereni dikkate almadan sergileme hakkını kendinde görmek, onun kıymetini düşürmektir, asıl vahşet. Varlığı Ezeli Yaratıcı’dan koparmaktır zülüm. Onu sahipsiz bırakmak, anlamsızlık girdabının içine salmaktır vahşet. Canı fenaya boğazlatmaktır cinayet. Ben deyip benliği kendine düşman etmektir kıyım. Cana kıymak canlara can katana canı kurban edememektir. Muhammed A.S.’ın, İbrahim’in A.S.’ın dinine sırt çevirip kendini ve tüm kâinatı yetim bırakmaktır vahşet. Kâinat çapında elemleri yüklenmektir hamakat. Tüm varlığın elemiyle ızdırap çeken duyguları sahibine teslim etmeyip onları tükenmez acılar içinde kıvrandırmaktır.

Ey varlığa âşık, ölümüne bekayı arzulayan, nimete doymayan ve ebed için yaratılan nefis!

Eğer ebter olup helak olmak istemezsen, eğer bekayı istersen kurban ol. Zaten O’nun olanı O’na bağ(ış)la ve “ses”ini kes.
abdurreşid şahin

iman ve takva

KUL İTTİKA EDER, ALLAH İMAN GÖNDERİR

Takva ile iman arasındaki ilişki nasıldır? Bediuzzaman bu ilişkinin ipuçlarını İşarat-ul İcaz adlı eserinde “elezine yu’minune bil gaybi” bahsini anlatırken vermektedir.
Bakara suresinin ilk ayetlerinin tefsiri sadedinde muttakilerden bahsederken takvanın üç mertebesini anlatmaktadır. Takvanın kalbin temizlenmesi manasında tahliye vazifesi gördüğünü ve imanında kalbe ihsanı babında süsleyici, tahliye edici görevi yaptığını vurgular. Biz de bu bahisten hareketle takva ile iman arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışacağız.
Bakara suresinin başında Kur’ana bir övgü var. Kitabın içinde hiçbir şüphenin bulunmadığı vurgusunu yaptıktan sonra adeta, bunun doğruluğunun şahidi muttakilerdir, der. Bir yandan ancak muttakilerin Kur’anın bu özelliğini anlayabileceği vurgulanmakta, bir yandan da muttakileri bu özelliğin tezahür ettiği bir meyve suretinde tasvir etmektedir. Zira ağacın kemali, meyvesinde tezahür eder. Bu ayetler hem Kur’anı övmekte hem de onun meyvesi olan muttakileri şahit gösterip övmektedir. Burada Ku’ran hidayet kaynağı olarak bahsedilirken muttaki olmayı da bu hidayete ulaşmanın vesilesi olarak vurgulamaktadır. Yani Ku’ran hidayetin kaynağı takva da o hidayete ulaşmanın vesilesi. Yaratıcı hidayet eder yani imanı verir. İman ona aittir. Kul, takva vesilesiyle o imanı kesbeder, kendine mal eder. Yani takva imanın kalbe gelmesinin vesilesidir. Ancak muttaki olan imana ulaşabilir. Ya da iman muttaki olanlara ihsan edilen bir nurdur. Ve takvanın devamı imanın devamının ve kemale ulaşmasının vesilesidir.
Burada Bediuzzaman imanla birlikte takvayı da derecelendirmektedir.
Takvanın ilk mertebesi şirki terktir. Bu da imanın kalbe gelmesinin vesilesidir. Kul, şirkten uzaklaştıkça kalpte iman fiili icra olur.
Takva burada tahliye görevini yani temizlenme görevini üstlenir. Camın üzerindeki kir temizlendiğinde ışık camdan geçerek odaya dolar. Ya da kalp penceresi önünde duran nefis perdesi ne kadar şeffaflaşırsa iman ışığı o nispette kalp hanesine girer ve hükmünü icra eder. Yani kalbi tahliye eder, süsler.
Burada takvanın birinci mertebesi tefekkür vesilesiyle şirkten kurtulmaya delalet ettiği gibi kalbin ameli ve zineti olan iman etme fiilinin de vesilesi olur.
Bu merhalede kişi mümin değilken imanın kapısını çalar ve şirkten kurtulmak suretiyle mümin olur. Burada takva imandan önce gelip imanın kalbe girmesine vesile olur. Kişi, “Ben hakikati tam manasıyla ihata edemem. Belki benim fikrim yanlıştır. Ben nasıl her şeyi bilirim?” tarzında takvanın eseri olan tefekkürü yapmak suretiyle gerçeğe kaynaklık yapma iddiasından vazgeçer, aklının sınırını görür ve hakikati öğrenme yoluna girer. Kendisi gibi bütün mahlûkatın aczini görmek suretiyle kendisini ve her şeyi yaratana yönelir. Onun yardımı olmadan hakikati bulamayacağını anlar. Ve şirkten kurtulur. Yaratıcı da onun kalbinde iman nurunu yakar. Onu vahye muhatap eder.
Takvanın ikinci merhalesi inandığı yaratıcıya isyandan korunmak manasında günahtan uzaklaşmak, “maasiyi terk” olarak adlandırılır.
Kişinin iman ediyor olması onun günah işlemeyeceği ya da isyan ifade eden tavrı göstermeyeceği anlamına gelmez. Kalbin ameli, şirkten kurtulmanın vesilesidir fakat isyandan kurtulmak için isyanı ima eden fiillerin terk edilmesi gerekir. Yani Allah’ın emrine karşı gelmekten kaçınılması gerekir. Bu aşamada Allah, fiili hidayet vesilelerini devreye sokar. Kişi artık isyandan kaçmak suretiyle Allah’ın emirlerine itaat nimetiyle nimetlendirilir. Kişi yaratıcıya karşı, “Ne yapmalıyım ki sana isyan etmiş olmayayım, senin razı olduğun doğru iş hangisidir?” tavrını takınır. Ve Rabbinin razı olacağı amele yönelir. Bu, bedenin ibadetini netice verir ki bunun da en cami tezahürü namazdır. Zira Kur’anda, “Namaz, insanı fahşâdan, münkerden, her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar. (28/45)” ayetinde olduğu gibi insanı isyandan alıkoyacağını vurgular. Burada insan kalbin amelini namazına ya da bedeni ile yaptığı amellere yansıtmak suretiyle isyandan kurtulur. Yani kalbi ile iman ettiği Rabbe bedeni ile de itaat eder. Amelinin saiki iman olur. Allah adına işler, başlar, alır, verir vs. Azalarını ve diğer donanımlarını Allah’ın emrettiği şekilde kullanır, Allah’ın Resulüne uymaya çalışır, şeriata tabi kılar.
Kalbin ameli olan iman, asıldır. Bediuzzaman bunu bir sonraki ayeti izah ederken vurgulamakta yani “ellezine” izahında “el müminu” de “el” yerine “ellezine” nin kullanılışının maksadının kelimenin sılasına gönderme yapmak olduğunu söylemek suretiyle makbul olanın iman olduğunu, kişinin iman fiilini yerine getirdiği için övüldüğünü vurgular. Yani iman diğer üç mertebeyi de içeren amelin ruhu hükmünde olan bir cevherdir.
Önce kalp takva yoluyla, iman vesilesiyle itaat eder ve kişi şirkten kurtulur, daha sonra iman bedenin efaline de sirayet etmek suretiyle ya da amelini ibadete tahvil etmek suretiyle isyandan kurtulur.
Takvanın son merhalesi masivaullahı terktir. Burada esbabın vesilelikten tamamıyla azledilmesi ve dolaysıyla mülkün tamamıyla sahibine iadesi söz konusudur. “Açın gözünüzü! Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. Onlar ki, iman etmişler ve Allah'a karşı gelmekten sakınmışlardır. (Yunus Suresi, 62-63) ayetlerinde de vurgulandığı gibi kul kalbinde ve ruhunda ondan gayrisine karşı minnet duymaz, korku ve hüzün yaşamaz. Allah’ın velisi, dostu olur. Dikkat edersek ayette ilk iki takva merhalesine sarahaten işaret edilmektedir.
Bu aşamada zekât yani mal ile yapılan ibadet devreye girer. Kul her şeyi ile Allah’a ait olduğunu ilan ve izhar babında sahip olduklarını ya da emanet olarak kendinde bulundurduklarını gerektiğinde Allah adına harcamakta tereddüt göstermez. Zekâtın en zirvesi şahadettir. Şahadet de bir nevi zekâttır. Yeri geldiğinde sahip olduğu en kıymetli şeyi Allah’a iade etmek ve her şeyi ona ait kılmayı bilfiil göstermektir. Ama asıl olan her an bütün sahip olduklarını Allah’ın olduğu bilincinde ona feda ederek yaşamaktır. Her anını ve her şeyini ona feda etmektir.
Özetle, kişi önce esbabın tesirini azletmek suretiyle şirkten kurtulur, imana girer. Sonra kendi fiilinde etkin olmadığını anlamak ve yaratıcı adına kendisine verilenleri istimal etmek suretiyle isyandan kurtulur. Rabbe muti bir abd olur. Daha sonra ondan gayrisini terk etmek suretiyle ya da her şeyini ve her şeyi ona feda etmek ona ait kılmak ya da nefsi de terk etmek suretiyle kâmil bir insan olur. Belki hadis-i kutside bahsedildiği tarzda “Allah’ın gören gözü işiten kulağı vs.” olur. Masivaullahı terk ancak amelini tamamen Rabbin rızasına uydurup mülkü ona teslim etmekle, onun yolunda feda edebilmekle mümkündür.
Burada her üç merhalede de takva, imana öncülük yapmaktadır. İlk aşama imanın kalbe girmesi aşamasıdır ki kişi kendinin dolayısıyla tüm yaratılanların yanılabilir olacağını kabul etmek yani “Ya benim bildiğim yanlışsa, hem ben nasıl beni aşan bir hususta hüküm verebilirim.” kabilinden tavırlar sergileyerek takvaya sarılır ve neticesinde iman onun kalbine ihsan edilir. Bu aşamada takva bir nevi enaniyetin ve kibrin terkine bakar. Hodbinlikten vaz geçip tevazu yolu tutulur. İnsan kendi yaradılış gerçeğini kabul eder. Kalbini ilm-el yakin imana mazhar eder. Bu aşamada kişiye Allah’ın insan bedeninde konuşan dili olan vicdan öncülük eder.
İkinci aşamada ise takva, yaratıcıya itaati netice veren amele binektir. Kişiyi ayn-el yakin imanın eşiğine taşır. Kul, fiiliyle yaratıcısını, yaratıcının hâkimiyetini onaylar. Ona isyanı terk etmek suretiyle emre muti olma nimetine mahzar olur. Kalbi ile yaptığı iman etme amelini fiiline yansıtır. Bu aşamada şeriat ve Allah Resulünün (asm) sünneti öncülük yapar.
Üçüncü merhalede de takva taşıyıcılık, bineklik vazifesini sürdürür ve insanı kemalatın zirvesine çıkarır. Yani hakk’al yakin iman mertebesine ulaştırır. Kul, masivaullahı terk etmek suretiyle tıpkı Rasulullah’ın (asm) Mirac’ında olduğu gibi kâinatı ardında bırakarak O’na yönelir. O’nun için her şeyi hatta nefsini de terk eder. O’na yanaşır. Her daim huzurda olur. Bu aşamada vicdan ve sünnetin yanında bizzat Allah’ın akrebiyeti ile cezbi öncülük eder.
Bu aşama bizim gibi nefisperestlerin anlayış merhalesinin çok fevkınde olduğundan sadece Bediuzzaman’ın ifadelerinden yola çıkarak kendi anlayışımı zikrettim. Rabbim takvanın üç merhalesinde kalbin, bedenin ve malın ibadetine nail olarak O’nun kurbiyetine yanaşmayı ve masivaullahı terke muvaffak olup O’na kâmil bir kul olarak mukabele etmeyi nasip etsin. Bizi korku ve endişeden azade olmuş dostlarından eylesin. Âmin.
Abdurreşid Şahin